Son Peygamber “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” diğer Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vet-tes-limât” arasında zâtın tecellîsine kavuşmakla mümtâzdır ve bütün kemâlâtın fevkinde olan bu devlet ve sa’âdet O’na mahsûstur. Ona tâbi’ olanların en kâmillerinin de bu husûsî makâmdan nasîpleri vardır. Bu sözümüzden, o hâlde, bu ümmetin en kâmil evliyâsı diğer peygamberlerden üstün olmak îcâb eder anlaşılmasın. Böyle düşünmek Ehl-i Sünnet ve cemâ’at i’tikâdına aykırıdır. Bu cüz’î bir fazîlet değildir ki, onunla şüphe izâle edilmiş olsun. Hâyır küllî bir fazîlettir. Zîrâ insanların fazîleti Allahû Teâlâ’ya yakınlıklarına göredir. Her fazîlet bu üstünlüğün altında kalır.
Cevâb’ında deriz ki, bu ümmetin en kâmil evliyâsının ve büyüklerinin o makâmdan nasîb almaları ve o makâma kavuşmalarından, diğer peygamberlerden üstün olmaları lâzım gelmez. Fazîlet vusûle [üstünlük kavuşmaya] bağlıdır. Ümmetlerin en hayırlısı olan bu ümmetin en büyük evliyâsının yükselmesi, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vet-teslimât” ayaklarının altına kadardır. Peygamberlerden “aleyhimüssalavâtü vet-teslimâtü vet-tehiyyât” sonra bütün insanlardan yüksek olan Sıddîk-i Ekber’in “radıyallahü anh” yükselmesinin sonu bir peygamberin ayağının altına kadar olup, bütün peygamberlerden aşağıdır. Ya’nî demek istiyoruz ki, bu ümmetin peygamberine en çok tâbi’ olanları için, peygamberlerine “aleyhissalâtü vesselâm” mahsûs fevk-ul fevk makâmına mahsûs kemâlâtın altındaki makâmdan tam nasîpleri vardır. Hâdim [hizmet edici] nerede olsa, mahdûmun [efendinin] artığı ona yetişir. Uzak olan hâdim, mahdûmun tufeylisi olarak öyle şeyler bulur ki, yakında olanlara hizmet sa’âdeti olmaksızın müyesser olmaz. Beyt:
Onun kâfilesine ulaşamam bilirim,
Çıngırak seslerini duymayı ni’met bilirim.
Şunu da bilmelidir ki, müridler ba’zan pîrleri hakkında bir tevehüme kapılıp, pîrlerin makâmına kavuştuklarını, onunla berâber ve eşit olduklarını düşünürler. İşin hakîkati anlattığımız gibidir. Onunla eşit görmesi, ancak o makâmlara kavuşması hâlindedir, o makâmların hâsıl olmasında değildir. Zîrâ hâsıl olan, tufeylî olmakla hâsıl olmuştur.
Buradan, müridin mürşidi derecesine çıkamayacağı, onunla aynı seviyeye gelemeyeceği de anlaşılmasın. Öyle değildir. Aynı seviyeye gelmek mümkin ve câizdir. Hattâ vâki’dir. Lâkin fark, o makâmın hâsıl olması ile, o makâma vâsıl olmakta olup, çok incedir. Her mürid bunu anlayacak dereceye ve hâle kavuşamaz. Bu farkı anlayabilmekte sahîh keşif ve sarîh ilhâm şarttır. Allahû Teâlâ en doğrusunu ilhâm edicidir. Hidâyet üzere olanlara selâm olsun!