Aynı Konu Hakkında İlâve Açıklama

Hazret-i Vâcib-ül Vücûd Teâlâ ve Tekaddes’in kendine mahsûs olanlardandır ki, zâtı ile mevcûddur ve var olmasında aslâ vücûda muhtâç değildir. Vücûdu zâtın aynısı, yâhud zât üzerine zâid tutmamız aynıdır. Her iki takdîrde de, ya’nî vücûd zâtın aynıdır veyâ zât üzerine ziyâdedir de mahzûr vardır. [Aynı olduğunu söylersek, uzun delîllere ihtiyâç ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin cümhûru kavline muhâlefet vardır. Ziyâdeliğini söylersek, başkasına muhtâçtır ma’nâsı çıkar.] Allahû Teâlâ’nın âdeti şöyle cereyân etmekdedir ki, vücûb mertebesinde olan bir şeyin, imkânın her mertebesinde bir nümûnesini zâhir eder. İnsanların bundan haberi olsun veyâ olmasın. Bu husûsiyyetin nümûnesi âlem-i imkânda vücûddur. Vücûd her ne kadar mevcûd olmayıp, ma’kulât-i sâniyyeden ise de, vücûdunu [bu derecede var olduğunu] kabûl edelim. O zaman kendi zâtı ile mevcûd olacaktır, bir başka vücûdla değil. Diğer mevcûdlar ise böyle olmayıp, onların varlığı vücûda muhtâçtır, zâtları kâfi değildir. O hâlde eşyânın mevcûdiyyetinde dahlî olan vücûd, eğer mevcûd olursa, kendi zâtı ile mevcûd olacaktır ve başka bir vücûda muhtâç olmayacaktır. Bütün mevcûdâtın yaratıcısı Teâlâ ve Tekaddes, müstakil olarak, eğer zâtı ile mevcûd olur ve aslâ vücûda muhtâç olmazsa, bunda şaşılacak ne olabilir. Bunu uzak görenler, sözümüzün dışındadır. Elbette doğruyu ilhâm eden [bildiren] Allahû Teâlâ’dır.

Bir kimse derse ki, hukemâ, Eş’arî âlimleri ve ba’zı mutasavvıfların, zât vücûdun aynıdır sözleri, sizin bir önceki ma’rifette bildirdiğiniz gibi, Vâcib-i Vücûd Teâlâ ve Tekaddes, vücûdla değil, kendi zâtı ile mevcûddura benziyor. O zamân, “zâten aynı olan bir vücûdla mevcûddur” sözünün ma’nâsı, “kendi zâtıyla mevcûddur, vücûdla değil” olmaktadır.

Cevâb’ında deriz ki, bu şekil Ehl-i Sünnete uymuyor. Bu mes’elede Ehl-i Sünnet âlimleri ile berâber olmadılar. Şöyle gerekirdi ki, Ehl-i Sünnet âlimleri bu durumda, onlara mukâbil desinler ki, Hak Teâlâ vücûdla mevcûddur, zâtla değil. Bu sûretten ise, vücûdün zâid olmasının isbâtı anlaşılmaktadır. Demek ki, vücûdun ziyâdeliğinin isbâtı [var olduğunu kabûllenmek] şunu gösteriyor ki, iki fırka arasındaki ayrılık vücûdün kendisinde değil, sıfatında, onun aynı veyâ ziyâde oluşundadır. Ya’nî iki taraf da Hak Teâlâ’nın vücûd ile mevcûd olduğunu söylemekte berâberdir. Ancak aynı mıdır, ziyâde midir kısmında ayrılmaktadırlar.

Vâcib-ül Vücûd Teâlâ ve Tekaddes, kendi zâtı ile mevcûd ise, Vâcib Teâlâya mevcûd derken ne kastediliyor? Çünkü, mevcûdün ma’nâsı vücûdla varlıkta duran demektir. Hâlbuki burada vücûddan hiç söz edilmiyor, denirse,

Cevâb’ında deriz ki, evet, Vâcib Teâlâ ve Tekaddes’in kendisiyle mevcûd olduğu vücûd, Hak Teâlâ hakkında söylenemez. Ammâ a’râz-ı ân [ma’kulat-i sâniyeden olarak] zât üzerine söylenen vücûdla Vâcib Teâlâ mevcûddur deyip, iştikâk yoluyla yorumlanırsa, hiçbir mahzûru yoktur. Vesselâm.