Evliyâullahı insanların gözünden saklayan perde ve örtüler, insanlık sıfatlarıdır. Diğer insanlar neye muhtâç ise, bu büyükler de ona muhtâçdır. Evliyâlıkları onları bu ihtiyâçlardan hâric tutmaz. Onlar da, diğer insanlar gibi kızarlar. Peygamberlerin Efendisi “aleyhi ve aleyhimüs-salavâtü vet-teslimât”, (Ben de insanım, diğer insanlar gibi ben de kızarım) buyurunca, evliyâya ne düşer. Bu büyükler, aynı şekilde, yemekte, içmekte, çoluk çocuğu ile görüşmekte, onlara yakınlık ve alâka göstermekte, diğer insanlarla aynıdır. İnsanlığın îcâbı ve ihtiyâcı olan çeşitli bağlar ve alâkalar, avâmdan da, havâsdan da gitmez. Allahü Teâlâ, Peygamberler hakkında, (Biz Peygamberleri yemek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Dünyâda ebediyyen kalıcı da değillerdir) [Enbiyâ Sûresi, 8.âyet] buyuruyor. Şekle, görünüşe bakan kâfirler diyorlardı ki, (Bu Peygambere ne oluyor? Yemek yiyor, çarşıda yürüyor...) [Furkan Sûresi, 7.âyet]
O hâlde Evliyâullahın dış görünüşüne bakan, mahrûm olmuş, dünyâ ve âhirette hüsrân ve ziyâna uğramıştır. Bu dış görünüşe bakmak değil midir ki, Ebû Cehili ve Ebû Lehebi İslâm devlet ve sa’âdetinden mahrûm edip, sonsuz zarara soktu. Mes’ûd o kimsedir ki, evliyânın dış görünüşüne değil, bu büyüklerin iç güzelliğine, kalblerinin yüksek hâl ve sıfatlarına bakar. Onlar Mısırdaki Nil gibidir. İnanmayanlara belâ, sevilenlere sudur. Hattâ şaşılacak şeydir ki, ehlullahda insanlık sıfatları o kadar çok görünür ki, diğer insanlarda bu kadar görünmezler. Sebebi şudur ki, zulmet ve küdüret [karanlık ve bulanıklık] açık ve temiz yerde olunca, az da olsa, çok görünür. Kirli ve açık olmayan yer böyle değildir. Çok da olsa, orada, o kadar belli olmaz ve göze batmaz. Lâkin insanlık sıfatlarının zulmeti avâmın bütün varlığına sinmekte, kalıbına, kalbine ve rûhuna işlemektedir. Ammâ havâsta, ya’nî evliyâda bu zulmet, sâdece kalıp ve nefste bulunmakta olup, seçilmişlerin seçilmişlerinde nefs de bu zulmetten kurtulmuştur. Sâdece kalıbadır. Bunun gibi bu zulmet avâmda noksanlığa ve ziyâna, havâsta kemâle ve parlaklığa sebep olmaktadır. İşte havâssın bu zulmetidir ki, avâmın zulmetlerini gideriyor, onların kalblerini tasfiye ediyor, parlatıyor. Nefslerini tezkiye ediyor, temizliyor. Bu zulmet olmasaydı, havâssın avâmla münâsebet kurmasında hiç bir yol olmaz, ifâde ve istifâde bağlantısı kesilirdi. Bu zulmet havâsta, onun kalbini bulandıracak kadar kalmaz. Arkasından gelen pişmânlık, tevbe ve istiğfâr, yalnız o zulmet ve bulanıklığı değil, onlar gibi dahâ nice nice zulmet ve bulanıklıkları temizler ve nice terakkîlere yol açar. Bu zulmet, meleklerde olmadığı için, onlar ilerleyemezler. Buna zulmet demek, zemme benzeyen bir medhtir.
Sıradan insanlar, ehlullahın sıfatlarını, kendi insanlık sıfatları gibi bilirler ve bunun için mahrûm ve mahzûl [ziyânda] kalırlar. Hâlbuki gâibi şâhide kıyâs fâsiddir. Her makâmın ayrı ayrı husûsiyyetleri ve her yerin başka gerekleri vardır. Hidâyet üzere olanlara ve Muhammed Mustafâ’nın “aleyhi ve alâ âlihissalavâtü vet-teslimât” izinde gidenlere selâm olsun!