Rızâ Makâmı

Bu fakîri, tevbe edip bu büyükler yoluna girdikten oniki sene sonra rızâ makâmı ile şereflendirdiler. Önce nefsi itminâna kavuşturdular. Bundan sonra tedrîcen, sırf Allahû Teâlâ’nın fadlı, ihsânı ile bu sa’âdete eriştirdiler. Allahû Teâlâ’nın rızâsından bir parıltı görülmeyince, bu devlet ve sa’âdetle şereflenmek nasîb olmadı. Rızâ makâmında, mutme’inne olmuş nefs, Mevlâsından râzı oldu; Mevlâsı da ondan râzı oldu. Bunun için Allahû Teâlâ’ya çok hamd ederim. Rabbimizin sevdiği ve râzı olduğu şekilde en güzel ve bereketli hamdler O’na olsun. Vessalâtü ves-selâ-mü alâ Resûlihi Muhammedin ve âlihî kemâ yahrâ.

SUÂL: Nefs, Mevlâsından râzı olunca, duâ etmek [Rabbinden istemek] ve belânın giderilmesini dilemek, ne ma’nâ taşır, denirse,

CEVÂB’ında deriz ki, Allahû Teâlâ’nın fi’linden, yaptıklarından râzı olmak, O’nun mahlûkundan [kulundan] râzı olmağı îcâb ettirmez. Hattâ çoğu zamân kuldan râzı olmak çirkin ve kötü olur. Küfür ve günâhlar gibi. O hâlde kabîhi [çirkini, kötülüğü] yaratmaktan râzı olmak lâzım gelir ve nefs-i kabîhden [aşağı, çirkin nefsden] hoşlanmamak vâcib olur. Allahû Teâlâ aşağı nefsden râzı olmayınca, kul ondan nasıl râzı olur, onun yaptığı kötü işleri nasıl beğenir? Bilâkis kul burada şiddet ve sertlik göstermekle me’mûrdur. O hâlde kuldan görülen bir kerahat, kötülük, onu yaratmağa râzı olmağa ters düşmez. Demek ki, belânın giderilmesini istemek, iyi bir ma’nâ taşımaktadır. Fi’lden râzı olmak ile mef’ûlden [yapılan işden] râzı olmamak arasında fark bulmayanlar, rızânın husûlünden sonra, rızâsızlığın bulunmasını anlayamadılar ve bu müşkillerini giderebilmek için çok zorlandılar ve dediler ki, rızâsızlığın bulunması, rızâ hâlini giderir, rızâ makâmını sarsmaz. Doğrusu, Allahû Teâlâ’nın bize ilhâm ettiğidir. Hidâyet üzere olanlara selâm olsun.