Yâd Daştın Mertebeleri

Yâd-ı dâşt, Allahû Teâlâ’nın huzûrunun devâmından ibârettir. Bu ma’nâ ba’zan olur ki, kalbin hakîkat-i câmi’a olmasından dolayı, kalb sâhiplerinin hayâllerine de gelir. Zîrâ bir insanda bulunanların hepsi, kalbde yalnızca bulunmaktadır. Evet, tafsîl ve icmâl bakımından fark vardır. O hâlde kalb mertebesinde de Allahû Teâlâ’nın zâtının huzûru devâmlı olarak ele geçmektedir. Ammâ bu yâd-ı dâştın hakîkati değil, sûretidir. Nihâyetin başlangıca yerleştirilmiş olmasına, yâd-ı dâştın bu sûretiyle işâret edilmiş olabilir. Yâd-ı dâştın hakîkatine kavuşmak ise, nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesinden sonradır. Eğer Hazret-i Zât’t an Zâtın vücûbî sıfatları kendinde bulunduran, vücûb mertebesi kasd edilmiş ise, yâd-ı dâşta kavuşmak, ancak bu mertebenin şühûdüne erişmekle olur ve bu da bütün imkân mertebelerini aştıktan sonra elverir. Sıfatların tecellîlerinde de bu ma’nâ ele geçer. Çünki sıfatları düşünmek, bu durumda Zât-ı Teâlâ’nın huzûruna mâni’ olmaz. Yok, eğer Hazret-i Zât’tan murâd, isim, sıfat, nisbet ve bütün i’tibârlardan mu’arra [uzak], sırf ehadiyyet mertebesi ise, yâd-ı dâşta kavuşmak, bütün isim, sıfat, nisbet ve i’tibârların mertebelerini geçtikten sonradır.

Bu fakîr, nerede yâd-ı dâşt dediysem, bu ikinci ma’nâda demişim. Her ne kadar, o makâma kavuşmuş olanlarca gizli olmadığı gibi, huzûr kelimesini kullanmak tam yerinde olmasa da! Çünki O, huzûr ve gaybetden [bulunmak ve bulunmamaktan] yüksektir. Huzûr kelimesinin kullanılmasında sıfatlardan bir sıfatın hâtıra gelmesi şarttır. Huzûr sözüne yakışan yâd-ı dâştın ikinci ma’nâda kullanılmasıdır. O zamân yâd-ı dâşta nihâyet demek, şühûd ve huzûr itibâriyledir. Çünki bu mertebenin üstünde şühûd ve huzûra yer yoktur. Yâ hayret [şaşkınlık], yâ cehl [bilememek], yâ da ma’rifet vardır. Bu senin bildiğin ma’rifet değildir. Senin bildiğin ma’rifet fi’l ve sıfatlara âit ma’rifetlerdir. Bu makâm ise, isim ve sıfatlara âit ma’rifetlerin çok çok dahâ yukarısındadır. Vesselâtü vesselâmü alâ seyyid-il beşer ve alâ âlih-il-ether.