Bu büyükler yolunun tamâmlanması ve nihâyetin nihâyetine kavuşmak, meşhûr on makâmın aşılmasına bağlıdır. Bu on makâmın ilki tevbe, sonuncusu rızâ makâmıdır. Kemâl mertebelerinde rızâ makâmından yukarıda hiçbir makâm yoktur. Hattâ âhirette Allahû Teâlâ’yı görmek bile, ondan yüksek değildir. Bununla berâber rızâ makâmının hakîkati, gerçek ve tam olarak âhirette zuhûr edecektir. Âhirette diğer makâmların elvermesi ise yoktur. Tevbenin orada bir ma’nâsı, zühdün orada bir yeri, tevekkülün orada bir makâmı, sabrın husûsî bir hâli orada bulunmaz. Evet, şükür orada vardır, ammâ o da rızânın bir kısmı olup, ondan ayrı bir şey değildir.
SUÂL: Zamân olur ki, kâmil-i mükemmilde, dünyâya karşı bir rağbet ve istek olur ve onda tevekkülü gideren ba’zı şeyler ve hâller görülür. Aynı şekilde sabırla bağdaşmayan, dayanamamazlık ve tahammülsüzlük ve bunun gibi rızâsızlık ifâde eden hâller ortaya çıkar. Bunların sebebi nedir?
CEVÂB’ında deriz ki, bu makâmlar kalbe ve rûha mahsûs makâmlardır. Seçilmişlerin seçilmişlerine göre, bu makâmlar nefs-i mutme’innede de hâsıl olur. Ammâ kalıbın bundan nasîbi ve hissesi yoktur, şiddet ve kuvvetin gereğini yapmasa da böyledir. Birisi Şiblî Hazretleri’nden, “Sen muhabbet ehli olduğunu söylersin, ammâ senin bu gürbüz hâlin muhabbetle bağdaşmıyor” deyince, ona bir şi’rle cevâp verdi. Beyt:
Kalbim sevdi, bedenim, habersizdir sevgiden,
Bedenim sevse idi, erirdi muhabbetten.
O hâlde, o makâmlarla bağdaşmıyan hâller, eğer bir kâmilin kalıbında, bedeninde görünüyorsa, o makâmların hâsıl olmasında, bâtınları [kalb ve rûhları] için bir zararları olmaz. Kâmil olmayan velîde, o makâmlardaki noksanlıklar bütün varlığında görülür ve bâtın ve zâhiri ile dünyâya rağbet eder ve tevekkülü bozan birşey, onun sûretini de, hakîkatini de içine alır. Kalıbında ve kalbinde râhatsızlık ve tâkatsızlık görülür. Beden ve rûhu ile rızâsızlık gösterir. Allahû Teâlâ’nın evliyâsı için örtü kıldığı, onları insanların gözünden sakladığı hâller, bunun gibi bedenin ihtiyâcı olan şeylerdir. Çok kimseleri bu büyüklerin kemâlâtından bunlar mahrûm bıraktı. Bu gibi şeylerin evliyâda bırakılmasında ince hikmetler, derin sırlar vardır. Onlardan biri, bu dünyâ hâline, imtihân yeri olan bu dünyâda hakla bâtılın karışmış olmasıdır. Biri de, öyle görünüyorlarsa da, aslında onların terakkîlerine sebeb olmaktadırlar. Eğer bu gibi, insanlık ihtiyâçları evliyâdan tamâmen kalksaydı, ilerleme yolları kesilir, melekler gibi belli bir makâmda kalır, ileri gidemezlerdi. Hidâyet üzere olana ve Muhammed Mustafâ’nın “aleyhi ve alâ âlihis-salavâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ” yolunda gidenlere selâm olsun!