Kalb, âlem-i emirdendir. Kendisine âlem-i halka karşı bir alâka ve sevgi verildi de, âlem-i halka [insana] indirildi ve insanın göğsünün sol tarafında bulunan yüreğe husûsî bir alâka ve bağlantısı oldu. Pâdişâhın bir süpürgeci kıza âşık olup, o süpürgeci, hizmetçi kızın kulübesine gitmesi gibi, kalb de yürek kulübesine girdi.
Kalbden dahâ latîf olan rûh, ashâb-ı yemînden, ya’nî sağ taraf ehlindendir.
Rûhun üstünde bulunan diğer üç latîfe, “İşlerin hayrlısı ortada olandır” şerefiyle şereflenip, ortada oldu. Hangisi dahâ latîf ise, ortaya dahâ yakın ve uygun bulundu. Ancak sır ve hafî, ahfânın iki tarafında olup, biri sağında [hafî], diğeri [sır] solundadır.
Hislere [duygulara] çok yakın olan nefs, dimâga [beyne] alâkalıdır.
Kalbin terakkîsi [ilerlemesi] rûh makâmına ve rûhun üstündeki makâmlara kavuşmasıyla olur. Bunun gibi rûh ve üstündekiler, kendinden yukarıda makâmlara erişmekle terakkî ederler. Lâkin bu kavuşma, başlangıçta, hâller ile olmakta, sonda ise, makâm şeklinde vuku’ bulmaktadır. Nefsin ilerlemesi de, başta hâl yoluyla, kalb makâmına erişmesiyle, sonda ise, makâm i’tibâriyle olmaktadır. En sonunda bu altı latîfe ahfâ makâmına kavuşup, hepsi sözbirliği ile kudsî âleme doğru uçar ve kalıp latîfesini boş ve yalnız bırakırlar. Ammâ bu uçuşları da başlangıçta hâl, sonda ise makâm olarak hâsıl olmaktadır.
İşte o zamân fenâ hâsıl olur. Ölümden evvel ölüm dedikleri, işte bu altı latîfenin kalıptan ayrılmasıdır. Bunların ayrıldıktan sonra, his ve hareketin kalıpta kalmasının içyüzünü, başka yerlerde bildirmiştim. Oralardan bulup öğrenebilirsiniz. Bu küçük kâğıtta, bunları anlatmak mümkün değildir. İşâretle yetiniyoruz.
Şunu da bildirelim ki, bütün latîfelerin bir makâmda birleşip, oradan uçmaları lâzım değildir. Ba’zan kalb ve rûh sözleşip bu işe koyulurlar. Ba’zan üçü, ba’zan dördü berâber uçar. Önce söylediğimiz en kâmil ve tamâm olanıdır ve velâyet-i Muhammedîye “aleyhi ve alâ âlihissalavâtü vet-teslîmât” mahsûstur. Ondan başkası velâyetin kısımlarından bir kısımdır.
Bu altı latîfe, bedenden ayrılıp, kuds makâmına varıp, onun renk ve sıfatına büründükten sonra, eğer tekrâr kalıba döner ve alâka peydâ ederlerse, makâm-ı kudse olan taalluk-i hubbundan [sevgi bağından] başkası, kalıbın hükmünü alırlar, sıfatları ile sıfatlanırlar ve imtizâc ettikten sonra bir nev’î fenâya kavuşurlar ve ölü gibi olurlar ve bu vakitte husûsî tecellîye kavuşup, yeniden hayât bulur ve Bekâbillah makâmı ile şereflenip, Allahû Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanır. Bu zamânda ona hil’at ihsân edip, tekrâr âleme döndürür-lerse, hâli Denâdan Tedellâya ulaşır. İnsanları kemâle erdirme ni’metine kavuşur. Eğer geri göndermezler ve Denâdan sonra Tedellâ hâsıl olmazsa, uzlet evliyâsından olur, tâlibleri terbiye, eksikleri tamâmlamak, ya’nî insanları irşâd edip, kemâle kavuşturmak, onun eli ve vâsıtası ile olmaz. İşâret ve remz ile bidâyeti ve nihâyeti anlatmak bu kadar olur. Ammâ bu sözleri tam anlamak, bu mertebelere kavuşmamış, bu menzîl ve konaklardan geçmemiş olanlara mümkün değildir. Hidâyet üzere olanlara ve Muhammed Mustafâ’nın “sallallahü aleyhi ve sellem” izinden gidenlere selâm olsun!