Tekvîn. Vâcib-ül vücûdün hakîkî [sübûtî] sıfatlarından biridir. Eş’arîler Tekvîni izâfî sıfatlardan sayarlar. Âlemin var olmasında Kudret ve İrâde sıfatlarını kâfî bilirler. Ammâ doğrusu Tekvîn, diğer sıfatlar gibi hakîkî bir sıfattır.
Kudret ve İrâdeden başkadır. Bunun açıklamasında deriz ki:
Kudret, bir işi yapmak ve yapmamakta gücü yetmek demektir. İrâde ise, kudretin ta’rîfinde bulunan, yapmak veyâ yapmamaktan birini dilemektir. O hâlde kudretin rütbesi, [yeri] irâdeninkinden öncedir. Hakîkî sıfatlardan bildiğimiz Tekvînin yeri ise, Kudret ve İrâdeden sonradır. Bu sıfatın işi, bir şeyin yapılması veyâ yapılmamasını diledikten sonra, o dilenen şeyi yaratmaktır. O hâlde, kudret, bir işe gücü yetmek, irâdet, o işi yapmağı dilemek, tekvîn de onu vücûda getirmek, ya’nî yaratmak demektir. O hâlde Tekvîn muhakkaktır. Bu istitaatin [gücü yetmenin] me’al-fi’l [işle birlikte] olmasına benzer ki, Ehl-i Sünnet âlimleri, kulda bunun bulunduğunu söylemişlerdir. Şüphe yoktur ki, bu istitaat [gücü yetme] kudretin sübûtundan sonradır. Hattâ irâdenin o işe bağlanmasından sonra olmakta ve meydâna gelmek [yaratılmak] bu istitaate bağlıdır. Belki o istitaat, işin olmasına sebeptir; orada olmamak söz konusu değildir.
Tekvîn sıfatının hâli de böyledir. Onunla meydâna gelmek, bir nev’î îcâptır, ammâ bu îcâp [gerekli olma] Vâcib Teâlâ’ya zarar vermez. Çünki Onun sübûtu, kudretin tahakkukundan sonradır ki, kudret bir işi yapmak veyâ yapmamağa gücü yetmek demektir. İrâdenin tahsîsinden de sonradır. Felsefecilerin dediği buna uymuyor. Birinci şartı [dilerse, yapar] vâcib-üs-sıdk bildiler. İkinci şartı [dilemezse ya’nî olmamasını dilerse, yapmaz], mümteni-üs-sıdk bilip, irâdeyi aradan çıkardılar. Sarîh olan îcâb olmasıdır. Allahü Teâlâ bundan çok yüksektir. Bir îcâb ki, ikisinden birinin tahsîsinden ve irâdenin taallukundan sonra ortaya çıkar, ihtiyârı îcâb ettirir. Ve onu kuvvetlendiren ihtiyârı nefy etmez. (Futûhat-ı Mekkiyye) sâhibinin görüşü de, hükemânın re’yine uygun olmuştur. O da kudretin ilk şartını vâcib-üs-sıdk, ikincisini mümteni-üs-sıdk bilmiştir. Bu söz îcâb olup [mecbûriyyet bildirip], irâdeye iş kalmamaktadır. Çünki iki müsâvîden [eşit ağırlıkta olan iki sıfattan] biri burada aradan çıkarılmış oluyor. Eğer bu ma’nâyı tekvîn için söyleselerdi, yeri vardı. Çünki, o îcâb şâibesinden uzaktır. Bu çok ince bir fark olup, bunun îzâhına çok az kimse girişmiştir. Mâtüridî âlimleri her ne kadar bu sıfatın bulunduğunu söylerlerse de, bizim yazdığımız kadar ince ve keskin bakışla bakamadılar. Sünnet-i seniyyeye “alâ sâhibihassalâtü ves-selâmü vet-tehiyye” çok tâbi’ olmaları, onları bu husûsda mümtâz kılmıştır. Diğer kelâmcılar onların vardığı yere varamadılar. Bu fakîr Mâtüridî âlimlerinin sofralarından dökülen ve artanlarla beslenmişim. Allahû Teâlâ, Peygamberlerin efendisi “aleyhi ve alâ âlihissalavâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ” hürmetine bizi onların doğru i’tikâdları üzere bulundursun!