Bu işte benim imâmım [uyduğum] Kelâmullah’tır ve yine benim bu işimde pîrim [mürşidim] Kur’ân-ı Mecid’dir. Eğer Kur’ân-ı Kerîm’in hidâyeti olmasaydı, hak ma’bûd olan Allahû Teâlâ’ya ibâdet yolu açılmazdı. Bu yolda, her latîf ve eltaf [dahâ latîf] “ben Allahım” nidâsı vurur idi ve bu yolun yolcularını kendilerine taptırırlardı. Çün olan kendini bîçûn sûretinde izhâr ederdi. Teşbîh [benzetilen] ise, kendini tenzîh şeklinde gösterirdi. Burada imkân Vücûbla imtizâc, hudûs [sonradan olma] Kadîm olanla karışıktır. Bâtıl ise, hak sûretinde ortaya çıkmakta, dalâlet ise hidâyet şeklinde zâhir olmaktadır. Çâresiz sâlik, kör misâfir gibi olup, her biri “Bu Rabbimdir” diyerek, yüz gösterir. Hazret-i Hak Sübhânehü ve Teâlâ, kendini, (Göklerin ve yerin yaratıcısı) olarak senâ ediyor ve kendisi için: “Doğunun ve batının [ya’nî, kâinâttaki her şeyin] rabbi) diye tanıtıyor ve uruc [yükselme] zamânında, bu sıfatları, hayâli ilahlara arz ettiklerinde, hepsi gayri ihtiyârî bundan kaçındılar ve ortadan kayboldular. Bunun için, (Üfûl edenleri [batanları kaybolanları] sevmem) diyerek, yüzünü hepsinden çevirdi ve teveccüh kıblesini, Vâcib-ül Vücûd olan Zât’tan başkası yapmadı. (Bizi buna hidâyet eden Allahû Teâlâ’ya hamd olsun. Allahû Teâlâ bize hidâyet vermeseydi, biz hidâyete kavuşamazdık. Elbette Rabbimizin Peygamberlerinin söyledikleri, getirdikleri haktır, doğrudur.)