Velî, bulduğu her kemâli ve kavuştuğu her derece ve makâmı, kendi Peygamberine mütâba’atla, tufeyli olarak bulur ve kavuşur. Eğer peygambere mütâba’at olmasaydı, îmânın kendisi bile yüz göstermezdi, nerede kaldı ki, yüksek derecelere çıkaran yol ona açılmış olsun. O hâlde Velîde, Nebîde bulunmayan cüz’î bir fazîlet ve yüksek derecelerden husûsî bir derece hâsıl olursa, peygamberinin de o cüz’î [kısımî] fazîletten ve husûsî dereceden tam nasîbi olur. Çünki o kemâlin ele geçmesi, Peygamberine tâbi’ olmak sebebiyledir. O, sünnetine uymanın meyvelerinden bir meyvedir. O hâlde o Peygamberin o kemâlden tam nasîbi ve hissesi olur. Nitekim Peygamber efendimiz “sallallahu aleyhi ve alâ âlihi ve sellem”, (Kim iyi bir yol açarsa, onun sevâbını aldığı gibi, onunla amel edenlerin sevâpları kadar da sevâp alır) buyurdu. Lâkin Velî, bu kemâle kavuşmakta ve bu derecenin hâsıl olmasında ondan dahâ öncedir. Velînin nebî üzerine cüz’î olan bu fazîletini câiz görmüşlerdir. Bu kısmî, ya’nî bir bakımdan olan fazîlet, her bakımdan nebîde bulunan üstünlükle çatışmaz.
(Fusûs-ül Hikem) Kitâbı’nın sâhibinin [Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin], Peygamberlerin sonuncusu, ilim ve ma’rifetleri velâyetin sonuncusundan alıyor, buyurması, bu fakîri şereflendirdikleri bu ma’rifet içindir. Bu söz baştan başa şerî’ate uygundur. Fusûs’u şerh edenler ise, bunun tashîhinde, doğru îzâh ve isbâtında çok zorlanmışlar ve, (Velâyetin sonuncusu, nübüvvetin sonuncusunun haznedârı gibidir. Pâdişâh kendi hazînesinden bir şey alırsa, onun için bu işte hiçbir noksanlık lâzım gelmez) demişlerdir. İşin esâsı ise, bizim bildirdiğimiz gibidir. O zorlanmaların menşei, işin esâsına varamadıklarına dayanmaktadır. Her şeyin hakîkatini Allahû Teâlâ bilir. Vessalâtü ves-selâmü alâ seyyid-il beşer ve âlihil ether.